top of page

Kodak Ektar H35

kodak-half-frame-film-camera-ektar-hs35-

 

Dijital çağın getirdiği en büyük lükslerden biri, aynı zamanda fotoğrafçılığın en büyük düşmanı olabilir: Sonsuz seçenekte seri çekim yapmak. Binlerce kare çekip içlerinden "en iyisini" seçmeye çalışırken, aslında fotoğrafın o anki ruhunu ve büyüsünü kaçırdığımızı fark ettim. İşte tam da bu yüzden, fotoğrafın ana temasına geri dönmek, o filmin bir sınırı olduğunu bilerek her kareye hak ettiği değeri vermek için analog dünyasına adım attım.

 

Şu ana kadar iki siyah-beyaz, bir renkli film bitirdim bile; dördüncüsü ise makinede yerini aldı. Henüz filmleri banyoya gönderemedim ama içimdeki o tatlı heyecan şimdiden analog tutkusunu perçinlemeye yetti.

Aslında elimde başka bir analog makine daha var ancak son zamanlarda elim hep yeni yol arkadaşıma gidiyor: Kodak Ektar H35. Peki neden bu makineyi seçtim ve bana neler hissettirdi? Gelin, dijital makinemin yanında her an cebimde taşıdığım bu küçük devin hikayesine yakından bakalım.

Gemini_Generated_Image_ged6hgged6hgged6_edited.jpg

-

-

©Selcuk Ozdil

 

Kodak Ektar H35’i benim için vazgeçilmez kılan en büyük özellik, kelimenin tam anlamıyla "cebe sığabiliyor" olması. Dar bir kot pantolon giydiğimde bile beni asla rahatsız etmiyor. Dijital makinemi yanıma alıp dışarı çıktığım günlerde bile Ektar H35 mutlaka cebimde oluyor. Ölümsüzleştirmek istediğim pratik bir anı yakaladığımda, saniyeler içinde cebimden çıkarıp çekimi yapıyor ve tekrar yerine koyabiliyorum.

Yapısal olarak makine tam bir fiyat/performans ve retro tasarım harikası. Sadece 100 gram ağırlığında olan bu gövde, plastik malzemeden üretilmiş olmasına rağmen ön yüzündeki fırçalanmış alüminyum detaylar ve deri görünümlü kaplamasıyla oldukça şık ve nostaljik bir hissiyat sunuyor. En güzel tarafı ise 22mm sabit odak uzaklığına (f/9.5) sahip optik lensi. Bu geniş açı, sokak fotoğrafçılığı ve anı yakalamak için biçilmiş kaftan.

Gemini_Generated_Image_c5gqcoc5gqcoc5gq_edited.jpg

-

-

©Selcuk Ozdil

 

Bu makinenin en heyecan verici teknik detayı "Half-Frame" (Yarım Kare) sistemine sahip olması. Yani standart bir 36'lık film taktığınızda, size tam 72 kare çekim imkanı sunuyor! Film fiyatlarının arttığı bu dönemde bu hem harika bir ekonomi sağlıyor hem de hikayeyi anlatmak için size daha çok alan tanıyor.

Filmlerimi henüz banyoya (geliştirme sürecine) gönderemedim ve bu süreci inanılmaz merak ediyorum. Eski zamanlarda olduğu gibi, analogun doğasında olan o sürpriz faktörü beni hem heyecanlandırıyor hem de biraz düşündürüyor. Belki yanan, pozlanmayan fotoğraflar olacak, belki de (umarım olmaz ama) hepsi yanacak... Ancak analogu analog yapan şey tam olarak bu belirsizlik ve dijitaldeki o "hemen gör" sabırsızlığından sıyrılabilmek.

Makineyi kullanırken içten içe yaşadığım iki büyük korku var. Birincisi, makinenin kompakt yapısı ve hafifliği sebebiyle onu genellikle tek elle kullanıyorum. Direkt vizör (Rangefinder/Point and Shoot) sistemine sahip olduğu için, deklanşöre basarken parmaklarımın yanlışlıkla objektifin önüne gelmesi ve fotoğrafı kapatması en büyük endişem. Dijitaldeki gibi ekran olmadığı için bunu ancak film banyo edildikten sonra görebileceğim!

İkinci korkum ise yine bu direkt vizör sisteminden kaynaklanıyor: Paralaks Hatası. Vizörden gördüğüm açı ile lensin gördüğü açı tam olarak aynı hizada değil. Dolayısıyla vizörden harika ortaladığımı düşündüğüm bir kadrajın, baskıda tam olarak istediğim sonucu verip vermeyeceği tam bir muamma.

Gemini_Generated_Image_c5gqcoc5gqcoc5gq_edited.jpg

-

-

©Selcuk Ozdil

 

Tüm bu korkulara, banyo sürecinin belirsizliğine ve dijitalin konfor alanından uzaklaşmaya rağmen; analog fotoğrafçılık bana anı yaşamayı öğretiyor. Kodak Ektar H35, cebimde taşıdığım küçük bir zaman makinesi gibi. Bakalım banyodan çıkacak ilk 3 filmin hikayesi bana neler gösterecek?

Eğer siz de dijitalin hızından yorulduysanız ve her karede o deklanşörün mekanik sesini, filmin sarılma hissiyatını yaşamak istiyorsanız, cebe sığan bu küçük nostaljiye bir şans verin derim.

Selçuk Özdil - Uluslararası Fotoğrafçı

bottom of page